Melis
Yeni Üye
Gece Mum Yakılır mı? Bir Mumun Etrafında Toplanan Eski Bir Hikâye
Gece Mum Yakılır mı? Bizim Evde Bu Soru Hiç Beklediğim Yerden Çıkmıştı
Bu konuyu bir forumda anlatmak aklımda yoktu açıkçası. Çünkü bana göre sıradan bir akşamdı. Yağmur yağıyordu, elektrikler kesilmişti ve evde herkes kendi köşesine çekilmişti. Sonra annem mutfaktan küçük, beyaz bir mum getirdi.
Tam yakacakken anneannem, “Gece mum yakılmaz,” dedi.
Elindeki kibrit havada kaldı.
Ben de o anda, yıllardır duyduğum ama hiç gerçekten düşünmediğim o cümleyi ilk kez sorguladım:
Gerçekten gece mum yakılmaz mı?
Yoksa bu, geçmişten bugüne taşınmış bir inanıştan mı ibaretti?
O gece bunun cevabını bulmak için başladığımız sohbet, tahmin ettiğimden çok daha ilginç bir yere gitti. Üstelik mesele yalnızca mum değildi. Karanlık, korku, güvenlik, aile, kadınların ve erkeklerin geçmişte ev içindeki rolleri, dini semboller, hatta insanlığın geceyle kurduğu ilişki bile konuşmanın içine karıştı.
Ve açıkçası, o geceden sonra bir mum gördüğümde artık yalnızca alevine bakmıyorum.
İlk Mum Yandığında Ev Bir Anda Başka Bir Yere Dönüştü
Elektrikler yaklaşık yarım saattir yoktu.
Salonun ortasında oturuyorduk. Telefonların şarjı azalmış, internet gitmiş, televizyon çoktan susmuştu. Modern hayatın bütün küçük kolaylıkları birkaç dakika içinde ortadan kalkmıştı.
Babam hemen telefonunun fenerini açtı.
“Sigortaya bakacağım,” dedi.
Onun yaklaşımı çok netti. Sorunun kaynağını bulmak, çözmek ve mümkünse elektriği geri getirmek.
Ben ise pencereye bakıyordum. Dışarıda bütün sokak karanlıktı.
Annem, “Önce bir çay yapalım,” dedi.
Anneannem de koltuğundan seslendi:
“Çay sonra. Mum yakmayın.”
Babam gülerek, “Anne, mum zaten geceleri yakılmak için var,” dedi.
Anneannem bu kez ciddi ciddi baktı.
“Her şey göründüğü kadar basit değildir.”
İşte o cümle, gecenin asıl başlangıcı oldu.
Çünkü babam olayın pratik tarafına bakıyordu. Anneannem ise o nesnenin taşıdığı anılara, korkulara ve alışkanlıklara.
İkisi de kendi açısından haklıydı.
Ve belki de insan davranışlarının ilginç tarafı tam burada başlıyordu: Aynı nesneye bakan iki insan, tamamen farklı anlamlar görebiliyordu.
“Gece Mum Yakılmaz” Sözü Nereden Gelmiş Olabilir?
Anneanneme göre çocukluğunda gece mum yakmak “iyi bir şey” sayılmazmış.
Ama biraz konuşunca bunun kesin bir yasaktan çok, birbirine karışmış birkaç farklı düşünceden oluştuğunu fark ettik.
Eskiden gece, bugünkü gibi aydınlık değildi.
Bugün gece saat on ikide bile sokak lambaları, apartman aydınlatmaları, mağazalar, araçlar ve telefon ekranları sayesinde çevremizi görebiliyoruz. Oysa geçmişte karanlık gerçekten karanlıktı.
Özellikle kış gecelerinde doğal ışığın erken kaybolması, insanların ateş, kandil, yağ lambası ve mum gibi kaynaklara daha fazla ihtiyaç duymasına neden oluyordu.
Örneğin Metropolitan Museum of Art'ın Orta Çağ Avrupa'sına ilişkin koleksiyon bilgilerinde, insanların kışın erken kararan saatlerinde iç mekânları aydınlatmak için şömine, mum ve yağ lambalarından yararlandığı belirtiliyor. Aynı kaynak, sıradan donyağı mumlarının koku ve kullanım açısından sorunlu olduğunu; kaliteli balmumu mumlarının ise pahalı olduğunu aktarıyor.
Yani geçmişte mum, bizim bugün romantik bir dekorasyon objesi olarak gördüğümüz şeyden çok daha önemliydi.
Bir aydınlatma aracıydı.
Ama aynı zamanda masraf demekti.
Emek demekti.
Yangın riski demekti.
Dini ve törensel anlamlar da taşıyabiliyordu.
Dolayısıyla “Gece mum yakılmaz” gibi bir sözün zaman içerisinde ortaya çıkması şaşırtıcı değil.
Bazen bir toplumda “yapma” diye başlayan bir uyarı, yıllar sonra “uğursuzdur” şeklinde hatırlanabiliyor.
Asıl sebep unutuluyor, kural kalıyor.
Babamın Çözümü, Annemin Sorusu
Babam sonunda sigorta kutusuna gitti.
Birkaç dakika sonra geri döndü.
“Bizden kaynaklı değil. Mahalle genelinde kesilmiş.”
Sonra telefonuna baktı.
“Yakında gelir.”
Annem ise masaya bir battaniye seriyordu.
“Çocuklar korkmasın,” dedi.
Bu küçük ayrıntı hoşuma gitti.
Babam problemi çözmeye çalışmıştı.
Annem ise herkesin nasıl hissettiğine bakmıştı.
Ama bunu “erkekler böyledir, kadınlar şöyledir” diye açıklamak doğru olmazdı. Çünkü aynı evdeki dayım çok daha duygusal bir insandı; annem ise gerektiğinde herkesten daha pratik kararlar alırdı.
O gece bunu özellikle fark ettim.
İnsanları yalnızca cinsiyet üzerinden açıklamak kolaydı ama eksikti.
Bununla birlikte, toplumsal rollerin davranışlarımızı etkileyebildiği de inkâr edilemez.
Geçmişte birçok toplumda erkeklerin dışarıdaki işlerden, güvenlikten, tamirden ve fiziksel risklerden daha fazla sorumlu tutulması; kadınların ise ev içindeki bakım, çocukların ihtiyaçları ve ilişkilerin sürdürülmesiyle daha fazla ilişkilendirilmesi, problem çözme biçimlerine dair kültürel beklentiler yaratmış olabilir.
Fakat bunlar biyolojik kaderler değil, tarihsel ve toplumsal roller olarak düşünülmeli.
Nitekim bizim evde o gece babam stratejik davranırken annem yalnızca “duygusal” değildi.
Annem aynı zamanda ortamı düzenliyordu.
Kimin üşüdüğünü, kimin korktuğunu, ne kadar mumumuz kaldığını ve çocukların karanlıkta nerede oturacağını hesaplıyordu.
Yani onun yaptığı şey de başlı başına bir problem çözmeydi.
Sadece problemin adı farklıydı.
Mumun Etrafında Toplanan Eski İnsanlar
Mum yandıktan sonra salonun havası değişti.
Bir anda herkes konuşmaya başladı.
Anneannem çocukluğunu anlattı.
Küçükken geceleri kullanılan kandillerden, sobanın yanında oturan insanlardan, kış gecelerinde dışarı çıkmanın zorluğundan söz etti.
“Gece karanlık olunca insan daha çok düşünürdü,” dedi.
Bu cümle uzun süre aklımdan çıkmadı.
Çünkü bugün karanlığı neredeyse tamamen hayatımızdan çıkardık.
Bir odaya giriyoruz, düğmeye basıyoruz.
Telefonu açıyoruz.
Ekranı kaydırıyoruz.
Televizyonu çalıştırıyoruz.
Gece bile şehir ışıkları gökyüzünü aydınlatıyor.
Gece Mum Yakılır mı? Bizim Evde Bu Soru Hiç Beklediğim Yerden Çıkmıştı
Bu konuyu bir forumda anlatmak aklımda yoktu açıkçası. Çünkü bana göre sıradan bir akşamdı. Yağmur yağıyordu, elektrikler kesilmişti ve evde herkes kendi köşesine çekilmişti. Sonra annem mutfaktan küçük, beyaz bir mum getirdi.
Tam yakacakken anneannem, “Gece mum yakılmaz,” dedi.
Elindeki kibrit havada kaldı.
Ben de o anda, yıllardır duyduğum ama hiç gerçekten düşünmediğim o cümleyi ilk kez sorguladım:
Gerçekten gece mum yakılmaz mı?
Yoksa bu, geçmişten bugüne taşınmış bir inanıştan mı ibaretti?
O gece bunun cevabını bulmak için başladığımız sohbet, tahmin ettiğimden çok daha ilginç bir yere gitti. Üstelik mesele yalnızca mum değildi. Karanlık, korku, güvenlik, aile, kadınların ve erkeklerin geçmişte ev içindeki rolleri, dini semboller, hatta insanlığın geceyle kurduğu ilişki bile konuşmanın içine karıştı.
Ve açıkçası, o geceden sonra bir mum gördüğümde artık yalnızca alevine bakmıyorum.
İlk Mum Yandığında Ev Bir Anda Başka Bir Yere Dönüştü
Elektrikler yaklaşık yarım saattir yoktu.
Salonun ortasında oturuyorduk. Telefonların şarjı azalmış, internet gitmiş, televizyon çoktan susmuştu. Modern hayatın bütün küçük kolaylıkları birkaç dakika içinde ortadan kalkmıştı.
Babam hemen telefonunun fenerini açtı.
“Sigortaya bakacağım,” dedi.
Onun yaklaşımı çok netti. Sorunun kaynağını bulmak, çözmek ve mümkünse elektriği geri getirmek.
Ben ise pencereye bakıyordum. Dışarıda bütün sokak karanlıktı.
Annem, “Önce bir çay yapalım,” dedi.
Anneannem de koltuğundan seslendi:
“Çay sonra. Mum yakmayın.”
Babam gülerek, “Anne, mum zaten geceleri yakılmak için var,” dedi.
Anneannem bu kez ciddi ciddi baktı.
“Her şey göründüğü kadar basit değildir.”
İşte o cümle, gecenin asıl başlangıcı oldu.
Çünkü babam olayın pratik tarafına bakıyordu. Anneannem ise o nesnenin taşıdığı anılara, korkulara ve alışkanlıklara.
İkisi de kendi açısından haklıydı.
Ve belki de insan davranışlarının ilginç tarafı tam burada başlıyordu: Aynı nesneye bakan iki insan, tamamen farklı anlamlar görebiliyordu.
“Gece Mum Yakılmaz” Sözü Nereden Gelmiş Olabilir?
Anneanneme göre çocukluğunda gece mum yakmak “iyi bir şey” sayılmazmış.
Ama biraz konuşunca bunun kesin bir yasaktan çok, birbirine karışmış birkaç farklı düşünceden oluştuğunu fark ettik.
Eskiden gece, bugünkü gibi aydınlık değildi.
Bugün gece saat on ikide bile sokak lambaları, apartman aydınlatmaları, mağazalar, araçlar ve telefon ekranları sayesinde çevremizi görebiliyoruz. Oysa geçmişte karanlık gerçekten karanlıktı.
Özellikle kış gecelerinde doğal ışığın erken kaybolması, insanların ateş, kandil, yağ lambası ve mum gibi kaynaklara daha fazla ihtiyaç duymasına neden oluyordu.
Örneğin Metropolitan Museum of Art'ın Orta Çağ Avrupa'sına ilişkin koleksiyon bilgilerinde, insanların kışın erken kararan saatlerinde iç mekânları aydınlatmak için şömine, mum ve yağ lambalarından yararlandığı belirtiliyor. Aynı kaynak, sıradan donyağı mumlarının koku ve kullanım açısından sorunlu olduğunu; kaliteli balmumu mumlarının ise pahalı olduğunu aktarıyor.
Yani geçmişte mum, bizim bugün romantik bir dekorasyon objesi olarak gördüğümüz şeyden çok daha önemliydi.
Bir aydınlatma aracıydı.
Ama aynı zamanda masraf demekti.
Emek demekti.
Yangın riski demekti.
Dini ve törensel anlamlar da taşıyabiliyordu.
Dolayısıyla “Gece mum yakılmaz” gibi bir sözün zaman içerisinde ortaya çıkması şaşırtıcı değil.
Bazen bir toplumda “yapma” diye başlayan bir uyarı, yıllar sonra “uğursuzdur” şeklinde hatırlanabiliyor.
Asıl sebep unutuluyor, kural kalıyor.
Babamın Çözümü, Annemin Sorusu
Babam sonunda sigorta kutusuna gitti.
Birkaç dakika sonra geri döndü.
“Bizden kaynaklı değil. Mahalle genelinde kesilmiş.”
Sonra telefonuna baktı.
“Yakında gelir.”
Annem ise masaya bir battaniye seriyordu.
“Çocuklar korkmasın,” dedi.
Bu küçük ayrıntı hoşuma gitti.
Babam problemi çözmeye çalışmıştı.
Annem ise herkesin nasıl hissettiğine bakmıştı.
Ama bunu “erkekler böyledir, kadınlar şöyledir” diye açıklamak doğru olmazdı. Çünkü aynı evdeki dayım çok daha duygusal bir insandı; annem ise gerektiğinde herkesten daha pratik kararlar alırdı.
O gece bunu özellikle fark ettim.
İnsanları yalnızca cinsiyet üzerinden açıklamak kolaydı ama eksikti.
Bununla birlikte, toplumsal rollerin davranışlarımızı etkileyebildiği de inkâr edilemez.
Geçmişte birçok toplumda erkeklerin dışarıdaki işlerden, güvenlikten, tamirden ve fiziksel risklerden daha fazla sorumlu tutulması; kadınların ise ev içindeki bakım, çocukların ihtiyaçları ve ilişkilerin sürdürülmesiyle daha fazla ilişkilendirilmesi, problem çözme biçimlerine dair kültürel beklentiler yaratmış olabilir.
Fakat bunlar biyolojik kaderler değil, tarihsel ve toplumsal roller olarak düşünülmeli.
Nitekim bizim evde o gece babam stratejik davranırken annem yalnızca “duygusal” değildi.
Annem aynı zamanda ortamı düzenliyordu.
Kimin üşüdüğünü, kimin korktuğunu, ne kadar mumumuz kaldığını ve çocukların karanlıkta nerede oturacağını hesaplıyordu.
Yani onun yaptığı şey de başlı başına bir problem çözmeydi.
Sadece problemin adı farklıydı.
Mumun Etrafında Toplanan Eski İnsanlar
Mum yandıktan sonra salonun havası değişti.
Bir anda herkes konuşmaya başladı.
Anneannem çocukluğunu anlattı.
Küçükken geceleri kullanılan kandillerden, sobanın yanında oturan insanlardan, kış gecelerinde dışarı çıkmanın zorluğundan söz etti.
“Gece karanlık olunca insan daha çok düşünürdü,” dedi.
Bu cümle uzun süre aklımdan çıkmadı.
Çünkü bugün karanlığı neredeyse tamamen hayatımızdan çıkardık.
Bir odaya giriyoruz, düğmeye basıyoruz.
Telefonu açıyoruz.
Ekranı kaydırıyoruz.
Televizyonu çalıştırıyoruz.
Gece bile şehir ışıkları gökyüzünü aydınlatıyor.